EMDR Terapisi ile Yeni Bir Başlangıç
Yaşadığımız olumsuz deneyimler bazen zihnimizde hiç kapanmayan birer yara gibi kalır. Kendinizi sürekli kaygılı, mutsuz veya geçmişe takılı hissediyorsanız, bu sizin suçunuz değil; beyninizin o anıları henüz "işleyememiş" olmasıdır. Antalya Psikolog Duygu Özel olarak, EMDR terapisi ile bu ağır duygusal yükleri taşımak zorunda olmadığınızı, zihninizin iyileşme kapasitesine güvenebileceğinizi hatırlatmak isterim.
 

EMDR Terapisi Nedir? Zihin Nasıl İyileşir?

EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme), beynin doğal iyileşme mekanizmasını harekete geçiren bütüncül bir yaklaşımdır. Tıpkı vücudumuzun fiziksel bir yarayı iyileştirmesi gibi, zihnimiz de travmatik anıları işleyip sağlıklı bir yere yerleştirme kapasitesine sahiptir. EMDR terapisi, bu süreci hızlandırarak geçmişin bugünü yönetmesine son verir.
 

Hangi Durumlarda EMDR Desteği Almalısınız?

Eğer aşağıdaki durumları yaşıyorsanız, EMDR sizin için etkili bir çözüm yolu olabilir:
• Geçmişte yaşanan olayların (kaza, ayrılık, kayıp) etkisinden çıkamamak.
• Sebebi bilinmeyen panik atak veya yoğun kaygı nöbetleri.
• Sosyal ortamlarda duyulan aşırı çekingenlik veya özgüven problemleri.
• Tekrarlayan olumsuz ilişki döngüleri.
 

Antalya’da EMDR Terapisi ile Değişim Mümkün

Terapi süreci, sadece geçmişi konuşmak değildir; bugünü daha huzurlu yaşayabilmek için zihinsel bir temizlik yapmaktır. Uzman Psikolog Duygu Özel eşliğinde yürütülen seanslarda amaç, acı veren anıları unutturmak değil, o anıların artık sizi incitmemesini sağlamaktır.
 

Kendinize Bir Şans Verin

Yaşam kalitenizi düşüren, sizi sınırlayan korkulardan arınmak bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Siz de geçmişin gölgesinden çıkıp daha aydınlık bir geleceğe adım atmak istiyorsanız, profesyonel bir destekle bu süreci yönetebilirsiniz.
EMDR’NİN FARKI NEDİR?

EMDR ile diğer psikoterapi yöntemleri arasındaki farklar nelerdir?

 
Öncelikle, EMDR tekniği ile çalışıldığında; diğer yöntemlere göre çok daha hızlı ve kesin çözüme ulaşılabiliyoruz. Çalışma yöntemi olarak işlenen olumsuz duygular, olumsuz düşünce kalıplarını değiştirmekle kalmıyor, kişi rasyonel düşünmeye de kendiliğinden kayıyor. Travma çalışılınca tüm semptomlar ortadan kalkıyor ve genellikle semptom üzerinde ayrı bir çalışma yapmaya gerek kalmıyor.
 
Biriken olumsuz duygular olumsuz düşünmeye ve olumsuz tutum sergilemelere yol açar. Bu kişilerde olumsuz hissetmeye bağlı olarak olumsuz düşünme hali artar. Fakat temel olan birikmiş olumsuz duygu yüküdür. Kognitif terapiler geçmişle ilgilenmez, dinamik terapilerde ise süreç yavaş ilerler. Yöntem olarak süreç bazen seneler alabilir. Halbuki dinamik ve kognitif terapilerle birlikte EMDR psikoterapisi uygulanıyor olsa çok daha hızlı ve köklü çözümlere ulaşılabilir. Çünkü EMDR, travmaları çalışarak psikolojik sorun ya da ilişki sorunlarının kendiliğinden ortadan kalkmasını sağlıyor. Bu teknolojiden yararlanmak çok önemli!
 
EMDR psikoterapisinde, nedensiz yere kişinin kendini kötü hissetme halleri, örneğin çeşitli sıkıntı halleri, obsesyon, takıntılar, depresyon, fobi, suçluluk gibi durumların üstünde ayrı ayrı durmaya gerek kalmıyor.
 
Semptom/ Çeşitli şekillerde kendini kötü hissetme halleri… Bu hallerin uzun süreler boyunca sürmesi, olumsuz düşünce kalıplarının yerleşmesine yol açıyor. Öfke, pasif agresif tutumlar, alkol, erteleme, acelecilik ve eğer nörolojik bir bozukluk yoksa çocuklarda görülen davranış bozukluklarının tümü bu duruma birkaç örnek olarak gösterilebilir.
 
EMDR psikoterapisi ile
 
Psikosomatik stres tipi ağrılar ve migren, uyuşmalar, karıncalanma, nedensiz kas ağrıları, belli bölgelerini yokmuş gibi hissetme, fiziksel nedeni olmayan ağrılar ve beden duyumlarının tedavisinde de sonuca ulaşılmaktadır. Önemli olan husus fizyolojik sıkıntıya yol açan fiziksel bir nedenin olmamasıdır. Psikolojik nedenli bu tür bedensel şikayetlere psikosomatik şikayetler diyoruz.
 
Yani özetle EMDR yöntemi ile hayata kolaylıkla “sil bastan” diyebiliriz.
Depresyon Nedir?
Depresyon, sadece geçici bir üzüntü hali değil; düşüncelerimizi, duygularımızı ve fiziksel sağlığımızı etkileyen ciddi ama tedavi edilebilir bir durumdur. Antalya Uzman Psikolog Duygu Özel olarak hazırladığım bu rehberde, depresyonun döngüsünden kurtulmanız için profesyonel terapi süreçlerinin nasıl işlediğini bulabilirsiniz.

Depresyonun Belirtileri Nelerdir?

Depresyon her bireyde farklı yüzlerle ortaya çıkabilir. Ancak en sık karşılaşılan depresyon belirtileri arasında şunlar yer alır:
• Gün boyu süren mutsuzluk, boşlukta hissetme veya ağlama nöbetleri.
• Eskiden keyif alınan aktivitelere karşı ilgi kaybı.
• Enerji düşüklüğü ve sürekli devam eden yorgunluk hissi.
• Uyku düzeninde bozulma (çok uyuma veya uykusuzluk).
• Odaklanma güçlüğü ve karar vermede zorlanma.
 

Psikoterapi Depresyon Tedavisinde Neden Önemlidir?

Depresyonla mücadele ederken tek başına çabalamak bazen karanlık bir kuyuda yürümek gibi hissettirebilir. Psikoterapi süreci, bu kuyudan çıkmanız için size güvenli bir alan ve profesyonel araçlar sunar. Terapide amacımız sadece semptomları hafifletmek değil, bu duyguların altındaki kök nedenleri anlamaktır.
 

Depresyon Terapisinde Kullanılan Yöntemler

Tedavi sürecinde kişinin ihtiyacına göre farklı ekoller birleştirilebilir:
• Bilişsel Davranışçı Yaklaşımlar: Olumsuz düşünce kalıplarını fark edip değiştirmeye odaklanır.
• EMDR Terapisi: Eğer depresyonun temelinde işlenmemiş travmatik anılar varsa, bu anıların duyarsızlaştırılması sağlanır.
• Varoluşçu ve Analitik Bakış: Kişinin yaşam amacını ve içsel çatışmalarını keşfetmesine yardımcı olur.
 

Değişim İçin İlk Adımı Atın

Depresyon bir kader değil, bir süreçtir. Eğer hayatınızda renklerin solduğunu ve her şeyin ağırlaştığını hissediyorsanız, profesyonel bir destek almak kendinize verebileceğiniz en büyük şanstır. Unutmayın; en uzun yolculuklar bile küçük bir adımla başlar.
PSİKANALİTİK YAKLAŞIM ve DEPRESYON
Psikanalitik Yaklaşım ve Depresyon
     
       Psikanalitik kuramlarda depresif bozuklukların sevilen birinin, bir sevgi nesnesinin kaybı sonucu geliştiğinden söz edilmektedir.
     
       Sigmund Freud, kendi kuramsal çerçevesini oluşturduğu ilk zamanlarında depresyonun, bedensel bir kuramını geliştirmek üzere çalışmalar yapmıştır. Freud, 1890 yıllarında yazdığı metinlerinde depresyonu çok az ele almıştır. Depresyonun yetersiz cinsel uyarılma sonucu bir tepki olarak ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Psikanalitik literatürde depresyon üzerine ve işleyişine yönelik ilk katkılar Karl Abraham tarafından geliştirilmiştir. Abraham italyan ressam Giovanni Segantini'nin biyografisi ve resimleri üzerine çalışmalar yapmıştır ve yaptığı çalışmalar iyi-kötü anne tasvirleri üzerinedir. Anne- çocuk ilişkisinde anneye karşı duyulan düşmanca duyguların kişinin kendine yönelmesi ve suçluluk duygusu kavramlarını açıklamıştır. Abraham'ın 1912 yılında yayınlamış olduğu “Notes on the psycho-analytical investigation and treatment of manic-depressive insanity and allied conditions” makalesi depresyon üzerine yazılan ilk kuramsal psikanalitik metin olarak kabul edilmektedir. Abraham, altı hastasını psikanalitik tedavisinden sonra depresyona yönelik kendi kavramsal çerçevesini oluşturmuştur. 1927 yılındaki uazısında ise depresyonun formülünü “I cannot love people; I have to hate them” (Ben insanları sevemiyorum; onlardan nefret etmek zorundayım) şeklinde açıklamıştır. Abraham'a göre depresyondaki temel mekanizmanın yansıtma olduğunu ileri sürmüştür. Depresyon, hastaların sevme kapasitelerini felç eden nefret duygusundan kaynaklanmaktadır. Nefretin bastırılması sonucu suçluluk duygusu oluşmaktadır.
     
       Melankoli hakkında klasik psikanaliz metinlerinde göze çarpan yaklaşımın narsisizmle kurulan ilişki olduğu görülmektedir. Melankoliyi, klasik psikanaliz yönelimli araştırmacılar narsisistik yaralanmalar karşısında gösterdikleri tepki olarak açıklamaktadırlar. 
     
       1895 yılında Freud, Fliess'e bir mektup yazmıştır ve mektupta depresyon durumlarını da dahil ettiği melankoliyi salt nörolojik açıdan tanımlamaya yönelik girişimde bulunmuştur. 1897 tarihli bir metinde Öidipus karmaşasını ilk kez haber vermiştir. Bu metinde yas ve melankolinin farklı kavramlar olduğunu da belirtmiş ve daha sonra yazacağı eserin taslağını da oluşturmuştur ve şu satırları yazmıştır: “Anne babaya yönelik düşmanca itkiler (ölmelerini istemek) aynı zamanda nevrozların ayrılmaz bir parçasıdır. Bilinçli olarak takıntılı düşünceler şeklinde ortaya çıkarlar. Anne ve babaya yönelik sevecenliğin etkin olduğu dönemlerde-hastalıkları ya da ölümleri döneminde- bu nefret bastırılır. Böyle dönemlerde ölümleri yüzünden kendilerini suçlamak (melankoli olarak bilinen şey) ya da (cezalandırma düşüncesi aracılığıyla) histerik bir biçimde kendilerini onlarınkiyle aynı biçimde cezalandırılmak bir yas dışavurumudur. Görebileceğimiz gibi burada meydana gelen özdeşleşme bir düşünce biçiminden öte bir şey değildir ve bizi güdüyü arama gerekliliğinden kurtarmaz”. Freud bu yazısında melankoli ve yas arasındaki farkları basit ve yüzeysel bir şekilde dile getirmiştir. Bir taraftan da Freud yazdığı bu metinde de vicdan ve özdeşleşmenin rolüne değinmektedir. Melankoliye dair ilk görüşlerini oluşturduğu makaleyi 1915 yılında yazmıştır ve Freud bu makalede, melankoliyle libidinal gelişimin oral evresi arasında bir ilişki olduğunu ileri sürmüştür. Freud melankolinin sadece depresyon durumundan öte, daha karmaşık bir tablo olduğunu nörolojik yaklaşımdan ruhbilimsel yaklaşıma geçişle birlikte fark etmiştir. Freud Yas ve Melankoli adlı eserinde melankolide nesne seçiminin ne kadar narsisistik bir zemine sahip olduğunu, yas durumunda ise daha nevrotik bir zeminin bulunduğunu ve libidinal yatırımların yas ve melankolide ne kadar farklı olduğunu ortaya koymuştur. 
         Freud'a göre, yasta ve melankolide bir kayıptan söz edilmektedir. Sevilen birinin kaybı, bir idealin ya da bir nesnenin kaybından bahsedilebilir. Ancak yastan farklı olarak melankolide bu kayıp duygusunun yol açmış olduğu kendini önemsemede yaşanan bir bozukluk bulunmaktadır. Melankolinin en özgün yanı Freud'un bu tespitidir. Melankolinin göstermiş olduğu belirtileri “derin bir şekilde acı veren bir hüzün, dış dünyaya olan ilginin azalması ve kopması, sevme yeteneğinin kaybı, kendini suçlama ve sanrısal bir cezalandırılma beklentisiyle sonuçlanması” olarak tarif etmiştir. Freud'un ortaya koymuş olduğu mekanizma aslına bakılırsa melankoliğin kendisiyle ilgili aşağılama ve değersizleştirmenin tamamen nesneye yönelik olduğunu ortaya koymuştur.
     
       Abraham'a baktığımızda (1911), üzüntü ve depresyon arasında psikodinamik açıdan bir farklılık olduğunu ileri sürmüştür. Abraham depresyonu sevgi nesnesinin kaybından oluşan düşmanca duyguları ve saldırgan dürtüleri kişinin kendine yöneltmesinden kaynaklı olduğunu ifade etmiştir.
Abraham melankolinin oluşmasında beş etkeni şu şekilde sıralamıştır: Oral erotizme karşı aşırı yapısal yatkın olma, psikoseksüel gelişim döneminde oral dönemde saplantılı olma, çocukluk döneminde sevgiyle ilgili tekrarlayıcı düş kırıklıkları, ödipal arzuların çözümlenmesinden önce ilk büyük gelişimsel düş kırıklığının olması ve kişinin sonraki yaşamında da birincil düş kırıklığının tekrarlanması. Abraham'a göre güçlü üstbenliği nedeniyle saldırgan duygularını dışa vuramayan birey bu duyguları kendine yöneltir. Yani burada dürtüler; benlik, üstbenlik ve alt benlik olarak bilinen üç sistem arasında bir çatışma bulunmaktadır. Bu durumda benlik saygısı azalır ve kişi kendini suçlamaya başlar.
     
       Freud klasik psikanalizin en önemli temsilcisi olup görüşleri temelde Abraham'ın görüşleri ile aynıdır. Bununla birlikte Freud psikoseksüel gelişim döneminde özellikle de oral evreye ilişkin çözümlenmemiş çatışmaların olduğunu ve oidipus karmaşası çözümlenmesi öncesinde yaşanılan narsisistik yaralanmaların manik-depresif psikozu meydana getirdiğini ileri sürmüştür.
     
       Freud'a göre melankoli sevilen birinin sevgi ve haz objesi olarak yitiminden dolayı yaşanmaktadır. Kişi kaybedilen sevgi nesnesine karşı kızgınlık duyar, ancak bu kızgınlığı kişi sevgi nesnesine değil, kendi benliğine yöneltir. Bu depresif geri itim kızgınlık duygusuyla birlikte büyüyen suçluluk duygusuyla artmaktadır. 
     
       Analitik psikolojinin kurucusu olan Carl Jung, diğer psikanalistlerin de gördüğü gibi depresyonu libidonun bloke edilmesi şeklinde görmektedir. Libido bloke olduğu zaman bunun sonucunda kişide enerji ve eğlence kaybı olur. Ancak Jung bu görüşe yeni bir boyut daha kazandırır: Jung'a göre, kişinin geçmişteki olaylara bakış açıları tekrar bilinç yüzüne çıktığından dolayı depresyon kişinin geçmişini tekrar tekrar yaşamasını kolaylaştırır. 
    
        Horney'e göre, reddedici anne-baba tutumu depresyona neden olur. Bu tutumla büyüyen çocuk yalnızlık ve güvensizlik duygusuyla yetişir. Çocuğun sevilmeye ve temas iletisine ihtiyacı vardır ama çocuk reddeilmekten ve eleştirilmekten korkar, böylece depresyon olur.
     
       Melanie Klein sadece sevgi kaybı korkusu ile belirli olmadığını, nefret edilen nesneye karşı duyulan arzu ile de ilgili suçluluk duygusu ve bununla birlikte depresif pozisyon diye adlandırdığı bir ambivalans dönemi ile karşılaşmaktayız. Klein, bu durum çözülmediği taktirde sonradan oluşacak depresyona yatkınlaştırdığını belirtmiştir. Daha sonrada Klein yazılarında, başlangıçta, benliğe iyi nesne yerleştirmedeki yetersizlikten kaynaklı depresifin acı çekişinin ve bu nedenle yoğun kötülük hissinin kendiliğinin bir parçası olduğunu belirtmektedir. Klein, gelişim süreci içerisinde çocuğun depresif pozisyon denen bir ambivalans dönemi olduğunu ve depresyonun bu dönemle ilişkili olduğunu söylemiştir. Klein'e göre çocuk ikinci ve altıncı ayında kötü ve iyi nesne imgelerini tek nesne halinde bütünleştirdiği zaman, anneye yönelik yıkıcı düşlemlerinin onu yok etmiş olabileceğinden rahatsız olur. Klein, anneye yönelik ortaya çıkan bu kaygıyı, depresif anksiyete olarak adlandırmıştır ve bu durumu depresif pozisyonun izlediğini ileri sürmüştür. Bu dönemde çocuk sevgi nesnesini hem çok sevip kaybetmekten korkar, hem de nefret edip, bu nedenle de suçluluk duyar. Çocuğun bu dönemindeki temel yaşantı, başkalarından zarar görme korkusunun tersine, başkalarına zarar vermedir. Bu nedenle çocuğun temel duygulanımsal yaşantısında suçluluk duygusu oluşmaktadır. Klein depresif kişilerin çocuklukta iyi içsel nesneler oluşturamayıp, bu depresif dönemi aşamadıklarını kabul etmiştir. Klein'e göre depresif hastalar, kendi hırsları ve yıkıcılıkları nedeniyle sevdikleri içsel objelerini mahvetmekte bunun sonucu olarak da nefret ettikleri kötü içsel objeler tarafından da suçlanmaktadırlar. 
     
       Klein inkar, yüceltme, tümsuçluluk, hor görme gibi manik savunmalar kaybedilen sevgi nesneleri için çekilen hasret nedeniyle üretildiğini ileri sürmüştür. Bu savunmalar, kaybedilen sevgi nesnelerini kurtarmak, kötü içsel nesnelerden kurtulmak ya da sevilen nesnelere karşı aşırı bağlılığı inkar etmek amacıyla kullanabilirler. Diğerlerine karşı duydukları öfke ve yıkıcı duyguları inkar ederler, yaşadıkları duruma uymayan bir öfori hali, diğerlerini yüceleştirme ya da tam tersi diğerlerini küçümseyen hor gören bir tutum sergilerler. Manik savunmaların bir amacı da ana-babaya karşı zafer kazandığını ispatlamak ve ana-baba ve çocuk ilişkisini tersine çevirmektir. Bu zaferi istemek ise depresyona ve suçluluk duygusuna neden olur. Klein bir başarıdan sonra gelen depresyondan da bu mekanizmanın sorumlu olabileceğini ileri sürmüştür. Bu durumda anksiyetenin ve depresyonun yerine, manide görülen inkar hali gözlenir. Bir tür ideal durumun kaybı, bazı hastalar için başarıdır. Bu kaybın neden olduğu acı, depresyonla sonlanabilir.
     
       Bibring, 1953 yılında depresyon teorisini geliştirmiştir ve teorisinde id yerine ego üzerinde durmuştur. Depresyon acıya karşı bir tepki olup, gerçek ya da hayali bir çaresizliktir  (Kalafat, 1996: 8). Bibring(1953)'e göre her bireyin gerçekleştirmek istediği  ve gerçekleştirmeye çalıştığı beklentileri vardır. Depresyon da bu beklentilerin oluşmaması ve sekteye uğramasından ötürü kişinin kendini güçsüz ve çaresiz hissetmesi durumudur. Bibring bu beklentileri üç gruba ayırmıştır: 
1) Sevilen, istenen ve değerli birey olmak; değersiz olmamak
2) Güvenli, üstün ve güçlü olmak; güvensiz ve güçsüz olmamak
3) Seven ve iyi olmak; yıkıcı ve saldırgan olmamak
       Bu beklentiler kesintiye uğradığı taktirde kişinin benliği güçsüz kalır ve kendisine olan saygısı azalır. Kendini çaresiz hissetmeye başlar ve bunun sonucu olarak da kişide depresyon meydana gelir.
     
       Fenichel (1968), depresyonun bir sevgi tutsağı olduğunu ileri sürmüştür ve depresyonu bu şekilde tanımlamıştır.  Fenichel, depresif kişinin erken çocuklukta narsisistik bir yara aldığını, çocuklukta nesne kaybı yaşantısının kendine yöneltilen etkisi olduğunu öne sürmüştür. 
     
       Rado (1968), Freud ve Abraham'ın teorilerini geliştirmiştir. Rado, depresyonun bir sevgi çağrısı olduğunu düşünmüştür. Depresif kişi kendine güveni yoktur ve sürekli beğenilme ihtiyacı içerisindedir. Sevgi nesnesinin kaybedilmesi durumunda depresyonda olan kişinin tepkisi isyan dolu kızgınlıktır. Depresif kişi bu nesnenin kaybından dolayı kendisini suçlar fakat bunun ardından da egosunda, kaybedilen nesnenin kötü yönlerini bulmaya ve suçlamaya başlar. 
     
       Edith Jacobson, Freud'un formülasyonunu yeniden düzenleyip, melankolik hastaların, içe aldıkları o nesnelerin bütün özelliklerini almamalarına rağmen, sevgi nesnelerini kaybetmiş ve değersizlermiş gibi davrandıklarını ileri sürmüştür. Bunun sonucu olarak benlik kendini kötü nesne olarak görür ve sonuç olarak, kötü iç nesne veya kaybedilen dış sevgi nesnesi sadistik süperego'ya dönüştürülür. Daha sonra ego; güçlü ve acımasız annesinin eziyet ettiği, güçsüz, çaresiz bir çocuk gibi süperegoya yenik düşer.
 
       Edith Jacobson, olağan gelişim gösteren tüm bebeklerin, ebeveynin sınırsız sevgisine ulaşamayacaklarını fark etmeleriyle hayal kırıklığı yaşarlar ve bununla birlikte bir gerçeklik duygusu elde ettiklerini belirtmiştir. Birey bebeklikte aşırı sevgi yoksunluğu çektiyse bebekteki yoğun öfke ve bununla birlikte yoğun suçluluk duygusu katı bir vicdan gelişimine neden olmaktadır. Bununla birlikte tatminkar sevgiye ulaşmayı imkansızlaştırmaktadır. Gelişim sürecinde oluşan bu narsisistik yaralanma depresiflerin, yoğun ve kalıcı bir şekilde kendilerinin hiç sevilmediklerini hissetmelerine neden olmaktadır. Jacobson depresiflerin temel probleminin benlik değerinin kaybı olduğunu öne sürmüştür.
       Kohut'un kendilik psikolojisine göre kendilik, ciddi anlamda hasar aldığı zaman veya yaralandığı zaman yoğunlaşarak güçleneceğini ve çocuk depresyondan kurtulmak için zaten varolmayan kendilik objelerinden önce yoğun deneyimlerinin olduğu oral, anal ve fallik duyumlara yöneleceğini ileri sürmüştür.
 
DAVRANIŞÇI YAKLAŞIM ve DEPRESYON
Davranışçı Yaklaşım ve Depresyon
       Davranışçı yaklaşıma göre depresyon, bireyin çevresindeki olumlu şartlanmaların azalıp, olumsuz şartlanmaların artmasıyla oluşur.
       Depresyonu davranışçı yönelimle inceleyen Skinner, çevrenin olumlu yönde pekiştirdiği davranışlar için pekiştirecin durdurulması dahilinde davranıştaki zayıflamayı depresyon olarak tanımlamıştır. Fester (1966)'da beklenmedik çevre değişiminin, ceza almanın ve pekiştirmedeki değişikliklerin depresyona neden olduğunu ileri sürmüştür. 
 
       Lewinsohn (1974) pekiştirme süreçlerinin depresyonun mekanizması olduğunu açıklamıştır. Lewinsohn'a göre; 
1) Olumlu pekiştirmenin tepkiye yönelik olması
2) Pekiştirmenin düşük oranlı olması
3) Depresyona yüksek oranda cezalandırıcı yaşantılar neden olmaktadır.
     
       Seligman ve arkadaşları öğrenilmiş çaresizlik modelini formüle etmişlerdir. Bu model öğrenme, klinik ve sosyal psikoloji alanlarındaki gelişme ve çalışmalardan etkilenmiştir. Öğrenilmiş çaresizlik modeline göre depresyon, bireylerin geçmişlerinde olumsuz uyarıcıları kontrol edemeyeceklerini öğrenmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle, kişi kendi davranışları ve sonuçları arasında bir bağlantı kuramaz ve bu da depresyona neden olmaktadır. Seligman' ın öğrenilmiş çaresizlik modelinde, davranışsal elementler üzerinde itaat süreci içinde odaklanılmıştır. Öğrenilmiş çaresizlik modeline göre uzun süre acı veren uyaranlar etkisinde kalan birey bunlardan kurtulmayı bilemeyip, çaresiz bir durum yaşar. Bu çaresizlik durumu ise depresyona neden olacaktır. 
 
BİLİŞSEL YAKLAŞIM ve DEPRESYON
Bilişsel Yaklaşım ve Depresyon
       Bilişsel yaklaşım depresyonun nedenlerinin dışarıdan geldiğini savunmaz. Beck (1967), depresyonun duygulanımdan çok bir düşünce bozukluğu olduğunu belirtmiştir. Depresyon oluşumunda temel olgu olarak değersiz benlik, anlamsız dünya ve umutsuz gelecek görülmektedir. Beck'e göre depresyonun kökenini olumsuz, bozulmuş düşünüş tarzları, fikirler ve semboller oluşturur. 
  
       Beck'in geliştirdiği "depresyonda bilişsel bozukluklar modeli"ne göre, bilişlerin anksiyete ve depresyon gibi duygulanım bozukluklarının başlıca nedeni olduğunu ileri sürmüştür. Biliş, insanın bilişsel düzeyinde ve zihninde yer alan davranış kalıpları olarak tanımlanmaktadır. Bireyin duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını bu kalıplar şekillendirir. Bilişler bireyin belli bir durum karşısında sözel ve imgesel olarak düşündükleridir. 
     
       Beck (1967), depresyona meyilli olan kişilerin, bilişsel düzeylerinde, zihinlerinde çarpıtılmış gerçek olmayan davranış kalıpları ve bilişlerin bulunduğu ve bunların duygudurumunu bozup depresyona yol açtığını söylemektedir. Bu bilişsel hatalar normal bireylerde de görülmektedir. Fakat depresif bireylerde bu bilişler normal bireylere göre daha abartılmış olarak görülür. 
     
       Beck bilişsel yapıları üçe ayırarak incelemiştir. Bunlar: 
A. Bilişsel üçlü  
B. Bilişsel şemalar  
C. Bilişsel hatalar 
 
A. Bilişsel Üçlü:
 
       Bireyin kendisi, dünya ve geleceğe karşı olumsuz olan tutumlarına "olumsuz bilişsel üçlü" denilmektedir. Bunlar:
1- Kişinin Kendine Yönelik Olumsuz Düşünceleri: Kişi kendisini yetersiz, kusurlu ve değersiz olarak görür. Hoş olmayan bir yaşantıyla karşılaştığında bu durumu kendisine yöneltme eğilimindedir. Kendinin eksik olduğunu düşündüğünden değersiz görür ve kendi benliğini reddeder.
2- Kişinin Çevresine ve Genel Olarak Yaşamına Yönelik Olumsuz Düşünceleri: Kişi dünyanın yaşamdaki isteklerine ulaşmasında önünene aşılması güç engeller koyduğunu ve ondan aşırı isteklerde bulunduğunu düşünür. Kişi çevresiyle olan etkileşimlerde kendini başarısız, küçük düşmüş ve yenilmiş olarak yanlış bir şekilde yorumlar. 
3- Kişinin Geleceğine Yönelik Olumsuz Düşünceleri: Kişi geleceğini düşündüğünde şuan da yaşadığı güçlüklerin gelecekte de devam edeceğini; gelecekte hayal kırıklıkları ile karşılaşacağını düşünür.
 
B. Bilişsel şemalar:
     
       Şemalar bireyin daha önceki yaşantılarının ve öğrenmelerinin bir sonucudur. Bireyin karşılaştığı uyaranları ayırt etme ve kodlama yöntemiyle şekillendirerek bilişleri oluşturan zihinsel etkinlikler örüntüsüdür. Şema biliş veya düşünce süreçlerini yönlendirerek oldukça yerleşik bir yapıdır. Kişi bu belli şemalar çerçevesinde dışarıdan gelen uyaranlara cevap verir. Bu yolla çevreden gelen uyaranları ayırt eder ve çevresiyle uyumlu bir ilişki sağlar. Depresif birey olumsuz şemaları çok fazla kullanması nedeniyle çevresiyle bir uzlaşma sağlayamaz. Depresyonun ilerlemesi ile bilişsel çarpıtmalar da artmaya başlar. Kişi dışarıdan gelen uyaranları oldukjlarından daha farklı algılamaya başlar ve kendisiyle ilgili olumsuz şekilde düşünmeye ve davranışlarını da bu şekilde yönlendirmeye başlar. 
Bilişsel şemaların özellikleri şunlardır:
1- Akıl yürütme süreci daha başlamadan otomatik olarak devreye girerler. 
2- İstem dışı gelişirler.
3- Çarpıtılmış inançlar ve düşünceler depresif kişiye mantıklı şeyler olarak görünür. 
4- Devamlı, ısrarlı ve kalıcı niteliklidirler. 
     
       Kişide bu bilişsel şemalar ne kadar fazla aktifse, bireyin karşılaştığı durum, uyaran ve koşullar tarafından bu şemaların uyandırılmaları da o kadar artmaktadır. Bilişsel çarpıtma ise, kişinin uyaranları olumsuz algılama, yorumlama ve düşünme biçimidir. Bilişsel çarpıtmaların başlıca temaları:
 
1- Kendine olan saygıda azalma
2- Yoksunluk Düşünceleri
3- Kendini sürekli eleştirme
4- Kendini sürekli suçlama
5- İntihar düşüncelerinin olması.
 
C. Bilişsel hatalar (Cognitive Errors): 
     
       Kişinin düşüncesindeki sistematik mantık hataları bilişsel hatalardır. Olumsuz düşüncelerine karşıt kanıtlar olmasına rağmen kendi olumsuz kavramlarının geçerli olduğuna dair inançlarını sürdürürler. Bunlar:
1- Keyfi Çıkarsama: Bir olay ya da hayatında, elinde somut bir kanıtı olmadan kişinin olaylardan olumsuz ve kötü sonuçlar çıkarmasıdır. 
2- Seçici Soyutlama: Genelin içinde sadece önemsiz sayılabilecek bir ayrıntıya dikkat ederek, yaşantısını bu ölçüte göre değerlendirmektir. 
3- Aşırı Genelleme: Sadece bir nedene veya olaya dayanarak kişinin kendi yetersizliği ve değeri konusunda bir sonuca varması ve bu sonucu birçok başka duruma genellemesidir. 
4- Küçümseme ya da Abartma : Kişi olumlu bir durumu küçümserken, küçük bir başarısızlığı da abartır. 
5- Kişileştirme: Kişinin kendi dışındaki olaylar ile kendisi arasında ilişki kurmasıdır. 
6- İkili Düşünme: Kişinin bütün hayatını olumlu ve olumsuz kategorilerden birine yerleştirme eğilimidir.
     
       Beck depresyondaki ana temanın maddi ya da manevi kayıp olduğundan bahsetmiştir. Hasta bu kaybı kendine yönelterek, onu kaybetmesinin kendisinin eksik ve kusurlu olmasına yorumlar. Kayıptan ötürü acı çekmekle kalmaz, bunun yanında kendinde bir eksiklik keşfeder. Zamanla bu düşünce tüm benliğini kaplar. Çok basit olumsuz bir olayı bile bu bozukluğun kanıtı olarak yorumlar ve her deneyimi bu bozukluk çerçevesinde değerlendirir. Hasta bu noktada kendine dönerek kendini suçlar. Kendini suçlama başka birini reddeder gibi kendini reddetmeyi getirir.
     
      
       Bu kurama göre depresyondaki kişi yetersiz, değersiz hisseder, başkalarının kendisini beğenmediğini düşünür ve olumsuz olaylardan kendisini sorumlu tutar. Dünyanın aşılamayacak güçlüklerle dolu olduğunu düşünüp, çevresi ile olan ilişkilerini olumsuz algılar. 
     
       Bilişsel yaklaşıma göre, olumsuz düşüncelerin yaygınlığı depresif kişiliğin en önemli ayırtedici özelliğidir. Depresif bir kişi, geleceğin umutsuz olduğunu ve dünyanın kötü bir yer olduğunu düşünür. Hayata karşı aldığı olumsuz tavırların yanında kendine karşı da olumsuz tavır alır (mesela; kendini suçlu, değersiz ve önemsiz hisseder). Böylece depresyon kişide düşük benlik saygısına sebep olmaktadır.
 
Embriyonun da PSİKOLOJİSİ VAR

Embriyonun da PSİKOLOJİSİ VAR

Çocuğunuz doğduğu ilk andan itibaren anlam veremediğiniz bir çekingenliğe mi sahip? Ya da küçük bir ses onu ürkütmeye yetiyor mu? Çok hırçın veya utangaç mı? Birbiri ardına sıraladığınız bu duygu halleri, aslında her ufaklık için farklılık gösteriyor. Mesela bazı çocuklar oldukça neşeli, insanlarla iletişimi güçlü, özgüveni yüksek, korkusuz, kendini ifade etmekten çekinmeyen, hayat dolu, sevmekten ve sevilmekten hoşlanan bir kişilik sergileyebiliyor. İnsan hayatının göz ardı edilemeyecek bir yanını temsil eden söz konusu özelliklerin oluşumunda ne etkili peki? Burçlar mı, genler mi? Genetik özelliklerin insanın fıtratının şekillenmesinde illaki göz ardı edilemeyecek bir tesiri vardır. Ama bir insanın bebeklikten itibaren gösterdiği kişilik özelliklerinin temeli, anne karnında atılıyor. Buna da “embriyo psikolojisi” adını veriyoruz.
 
Anne babadan alınan genlerle çocuk, ebeveynin karakter yahut fiziksel özelliklerini yansıtabiliyor. Örneğin anne neşeli ve cana yakın biriyse, çocuk da annesi gibi neşeli ve cana yakın olabiliyor. Ya da babası gibi inatçı... Fakat bir çocuğun kimliğinin inşasında genetik karakterin yanı sıra 'psikolojik karakter' in de yansımaları vardır. Embriyonun anne karnında tutunduğu andan itibaren psikolojik faktörler de tıpkı genetik faktörler gibi çocuğun gelişiminde kendini gösteriyor. Bu durumda şu soru ortaya çıkıyor: Fasulye tanesini andıran embriyonun psikolojisini ne oluşturuyor? Cevabı anne olan her kadın verebilir aslında.
 
Embriyo 9 ay boyunca anne karnında kalıyor ve anneden besleniyor. Anne sağlığına dikkat ederse o da sağlıklı oluyor. Dolayısıyla anne yorulduğunda o da yoruluyor. Hatta hareketleri hissedilir olduğu aylarda, annesinin yorulmasından rahatsızlığını tekmeleriyle belli edebiliyor. Dolayısıyla sorduğumuz soru kendi yanıtını yanında getiriyor. Dünyaya gelmeye hazırlanan bebeğin psikolojisini de, diğer her şey gibi annenin psikolojisi etkiliyor. Yani embriyo psikolojisi, embriyonun anne vasıtasıyla yaşadığı ruh halidir.
Yani, gebe kadının yaşadığı her acıyı, sevinci, duygusal değişimi bebek de aynı anda yaşıyor. Ama bebek yaşadıklarını anne kanında bırakıp dünyaya gelmiyor. O küçük fasulye tanesi, doğduktan sonra 9 aylık süreçte hissettiği ruhsal hale göre bir karakter geliştiriyor. Örneğin, anne korku nöbetleriyle hamileliğini geçirmişse  çocuk da söz konusu korku nöbetlerinin izlerini ömür boyunca taşıyor. Anne, mutlu, huzurlu bir hamilelik süreci yaşadıysa buna mukabil mutlu sevebilen bir çocuk doğuyor. 
 

Embriyo istenmediğini de biliyor!

 
Embriyonun psikolojisini meydana getiren nedenlerden biri de istenmeyen gebelikler. Anneliğe hazır olmayan, istek dışı hamile kalan, ya da iki-üç çocuktan sonra bir daha doğum istemeyen kadınlar gebe kaldıklarında o gebeliği sonlandırmak istiyor. Ya da kabullenemiyor. Dolayısıyla o hamileliği mecburen geçiriyorlar. İşte böyle olduğunda embriyo durumdan etkileniyor ve kendini ezik hissediyor. Bu ruh hali, doğduktan sonra da devam ediyor. Üstüne üstlük hayatı boyunca karakterinin en belirgin özelliği haline dönüşebiliyor.
 
 
  
 
Sayfa 1 / 2
1